Türkiye’de Eğitim Sisteminin bir Felsefesi Var mı?

2 Eylül 2016

Eğitim, bireylerin sosyo-ekonomik konumlarına doğrudan etki etmesi bakımından her zaman önemli bir sosyal müessesedir. Toplumun organizasyonundaki bu yerine ek olarak Türkiye’de eğitim daima toplumsal ve siyasal gündemin esas parçası olmuş; eğitime biçilen sosyo-ekonomik roller her zaman önemli olagelmiştir. Eğitim bir taraftan ekonomik kalkınmanın önemli bir zemini olarak nitelenirken diğer taraftan da sosyal yaşamda meydana gelen bütün sorunların çözümü için nerdeyse sihirli bir değnek muamelesi görmüştür. Eğitimle ilgili günümüzde karşımıza çıkan en önemli sorun toplumdaki beklenti ve değerler ile uyumlu bir yaklaşım ve felsefenin henüz oluşmamış olmasıdır. Oysa eğitim politikalarına ve eğitim uygulamalarına yön veren eğitim felsefesi aynı zamanda eğitim sistemlerinin temeline konan insan anlayışlarını değerlendirip eğitimde kullanılacak yeni hipotezler ortaya koymaya çalışır. Bu nedenle eğitim felsefesi eğitim teorilerinin geliştiği güçlü bir tezgâhtır. Bu tezgâhta dokunan sistem ekseninde o ülkenin geleceğinin nasıl biçimleneceğinin de cevabı verilir. Çünkü “nasıl bir gelecek” sorusu aynı zamanda o ülkenin eğitim felsefesinin verdiği cevaptır.

Türkiye eğitim sisteminin felsefi temelleri düşünüldüğünde mevcut felsefi akımlar içerisinde idealizm, natüralizm, ilerlemecilik, pragmatizm, muhafazakarlık ve materyalizm gibi felsefi akımların etkisi olduğu söylenebilir. Fakat bu karmaşık etki nedeniyle Türkiye’de eğitim sisteminin felsefi bir temelinin olmadığı ve böyle bir temelden mahrum olmasının siyasi ve ideolojik etkilere daha fazla maruz kalmasına neden olduğu söylenebilir. Nitekim Türkiye eğitim sisteminin serencamına bakıldığında her siyasal iktidarın eğitim sistemine müdahale ettiği, kendi ideolojisi doğrultusunda eğitim sisteminin içeriği ve amaçları üzerinde değişiklikler yaptığı görülecektir. Bu nedenle tektipçi, ideolojik ve siyasi bir yapıya sahip olan Türkiye eğitim sistemi, her geçen gün yeni sorun alanları ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Toplumun sosyal yapısının aksine seküler ve pozitivist bir yapıya sahip olan eğitim sistemimiz toplumun dini düşünce geleneğinden ve beslendiği geleneksel kaynaklardan da uzak kalmaktadır. Dolayısıyla Türkiye eğitim sistemi çıktığı toplumun değerlerinden uzak ya da yabancı olarak ithal bir takım uzmanlıklarla toplumu şekillendirmeye çalışmaktadır.

Yapı ve işleyiş itibarıyla Türkiye eğitim sisteminin felsefi temelleri ele alındığında Türkiye’de kronik bir eğitim sorunu olduğu söylenebilir. Milli eğitim bakanlığının kısa sürede el değiştirmesi, yeni hükümetlerle birlikte yeni politikaların izlenmesi eğitimde bir dizi soruna yol açmaktadır. Bu süreksizlik, sisteme olan güveni sarsarken aynı zamanda sistemin her gelenin kendince tasarlamaya çalıştığı bir yapboz tahtasına döndüğünü düşündürmektedir. Sistemdeki bu süreksizlik, eğitimin meselelerini de süreksiz hale getirebilmekte, en temel meselelerin dahi gündemin hızlı değişmesi sebebiyle üzerinde ciddi kritiklerin yapılamamasına neden olabilmektedir. Böylelikle Türkiye eğitim sistemi, bir dönem tartışılan ama herhangi bir sonuca ulaşılamayan meseleler kümesi olarak karşımızda durmaktadır.

Buna bağlı olarak Türkiye eğitim sisteminde görülen hızlı ve ani niceliksel değişim ve dönüşümler eğitimin niteliğini olumsuz etkileyebilmektedir. Eğitimin kademelendirilmesi meselesinde ya da liseler üzerinde tabelalarla sınırlı nitelik arayışlarında da görülebileceği gibi eğitimin kademelerinin kazandırılması gereken akademik başarının ne’liğine dair bir belirsizliğin olduğu söylenebilir. Türkiye genelindeki bütün liselerin Anadolu liselerine dönüş(türül)mesi ya da uzun yıllar katsayı sınırlaması gibi nedenlerle atıl hale gelen meslek liselerinin mevcut durumu bunu destekler niteliktedir. Kademeler arası geçiş sınavlarında lise türleri arasındaki başarı farkı, sınavlardan sıfır puan alan azımsanmayacak sayıdaki öğrencilerin varlığı, lise diplomasının piyasadaki karşılığı ele alındığında ilköğretimden yükseköğretime kadar olan süreçte geçen zamanın niteliği düşündürücüdür. Yükseköğretim ise bu hikâyenin en trajik bölümlerinden biridir. Yükseköğretim, ilkokul, ortaokul ve lise geçmişinin “uğruna olduğu” aşamadır. Bu zamana değin bir genç “ölçülecek olanın” stratejilerini öğrenmekle meşguldür. Ve bu stratejileri uygulama performansına göre de bir üniversiteye yerleşmiştir ya da yerleşememiştir. Artan taleple birlikte hızla artan üniversite ve kontenjanlar karşısında öğretim elemanı eksiği, üniversitelerin altyapılarında görülen yetersizlikler, barınma mekânlarının talebe cevap verememesi, üniversite sonrası istihdamda yaşanan sıkıntılar sistem üzerinde bir kambur gibi durmaktadır.

Bütün bu sorunlar arasında eğitim sisteminin niteliğinin yeterince tartışıldığını, sorunlarının ele alındığını ve meselelerini çözmeye yönelik çareler önerildiğini söylemek güçtür. Sınırlı sayıda çabanın ise beklenen düzeyde etki gösteremediği söylenebilir. Son dönemde içeriğin iyileştirilmesine yönelik atılan adımlar ele alındığında “seçmeli ders” uygulaması görünüş itibarıyla umut vericidir. Uygulamaya gelince, alt yapısal hazırlıkların yapılmamış olması aynı umudu taşımaya engeldir. Bir tarafta Fatih projesi ile eğitim teknolojileri anlamında devasa girişimler yapılırken öte yanda lise düzeyinde olduğu halde yazmayı bilmeyen, okuma konusunda sıkıntıları olan, bir meseleyi etraflıca tartışamayan öğrencilerin var olduğunu bilmek ise tam anlamıyla sisteme dair umutları söndürebilmektedir.

Uzun yıllar üzerinde radikal değişikliklerin yapıldığı, sürdürülebilir formda bir sistemin geliştirilemediği Türk eğitim sistemi genellikle felsefesiz olmakla nitelendirilmiş ve günümüze değin bir eğitim felsefesi arayışı içinde olunmuştur. Eğitim sistemi ile ilgili sorunlar ve meseleler “eğitim sistemimizin dayandığı temel bir felsefenin yokluğu” ile değerlendirilmiştir. Eğitimin kademelendirilmesi, geçiş sınavları, okullaşma, ortaöğretim (özellikle de mesleki ve teknik eğitim), yükseköğretim, öğretmen yetiştirme politikaları, istihdam, eğitimde fırsat eşitliği, eğitimin içeriğinin ve amaçlarının toplumun ortak değer yargıları ile uyuşmaması gibi eğitimin pek çok noktasında sorunlar çözüm beklemektedir. Özellikle de eğitimin çıktılarına yönelik “nasıl bir insan? Ne ile? Hangi yöntemle? Niçin? gibi sorular Türkiye eğitim sisteminde cevaplanmayı beklemektedir.

Bütün bu sorunların üstesinden gelebilmek için yapılması gereken ilk şey, eğitim sistemini sınav odaklı olmaktan kurtarmaktır. Ölçme değerlendirme mantalitesi değişmeli, ölçülenin öğretildiği bir sistemden öğretilenin ölçüldüğü bir sisteme geçilmelidir. Eğitimin tüm paydaşları bir araya gelerek “nasıl bir insan” yetiştirmek istediklerinin cevabını aramalıdır. Yetiştirilmek istenen insanın sahip olması gereken donanımlar belirlenmeli, bu donanımı kazandırması için eğitim kademleri, lise türleri organize edilmelidir. Sistemin en önemli parçalarından olan öğretmenin yeterliği hedefe ulaşmada belirleyici olacaktır. Bu nedenle öğretmen yetiştirme politikaları gözden geçirilmelidir. Oluşturulacak olan felsefi altyapının yalnızca bir görüşü temel almaması, toplumumuzun hafızasını oluşturan geleneğimizden ve onu şekillendiren düşünce yapısından da beslenmesine dikkat edilmelidir.

KURULUŞLARIMIZ